Her kültürde hikayeler vardır. Halk arasında genelde sözlü kültür olarak ilerler, yayılır, nesilden nesle aktarılır. Alman kültüründe ibret verici bir hikayeyi sizinle paylaşmak isterim. Grimm kardeşlerinin derlediği masallar arasında yer alan bir hikayedir.

Bir kovanın içinde yaşayan bir karı koca vardır. Balıkçı olan erkek bir gün denize gittiğinde dev bir balık ona seslenir. Benim üzerimde bir lanet vardır, aslında ben bir prensim der. Balıkçı neye uğradığına şaşırır ve eve döner. Yaşadıklarını karısına anlatır. O da durumu hemen anlar, der ki: Mutlaka onun üstün özellikleri vardır, bizim dileklerimizi gerçekleştirebilir. Kovada yaşamaktan sıkılmıştır. Bunu balığa aktarması gerektiğini söyler ve çok ısrar eder.

Ertesi gün balıkçı denize çıkar ve balık yine gelir. Balıkçı aslında çok çekingendir ve bir arzusu da yoktur, kendi içinde mutlu ve mesut yaşamaktadır. Ama karısının ısrarları üzerine balıkla konuşur: Ey balık, bizim hanım kovadan sıkılmış, acaba bir kulübemiz olsa, nasıl olur. Balık anında cevap verir. Git evine, isteğin gerçekleşmiştir.

Balıkçı koşa koşa eve döner ve sevinçli karısını görür. Kovanın yerine güzel bir kulübe almıştı. Çok mutlu olmuşlardı. Gece kulübede gerçek bir yatakta yatmak çok rahattı. Balıkçı aslında memnundu, ama böylesi de iyiydi. Çok mutlulardı.

Hikaye burada bitmiyor. Bir kaç vakit sonra kadın tekrar memnuniyetsiz olmaya başlamıştı. Ömür bir kulübede geçer mi diye söylenmeye başladı. Balıkçıya ısrar etmeye başladı. Bize kulübe verebilen balık, mutlaka daha fazlasını da verebilir. Git balığa söyle, bize güzel bir eve versin. Balıkçı üzüldü. Ne güzel bir kulübeleri olmuştu. Bu niye yetmesin ki? Daha büyük bir eve ne gerek var. Ama kadın çok ısrarcıydı.

Balıkçı yine denize çıktı. Yine balıkla karşılaştı. Utanarak çekinerek balığa usulca sordu. Ey balık. Bizim hanım yine yerinde durmuyor. Kulübe verebilen bir balık, mutlaka daha fazlasını da verebilir diyor. Bir evimiz olsun istiyor. Bence gerek yok, ama ben yine de ben görevimi yapmış olayım. Ne dersin? Balık seslenir. Git evine, hanımın arzusu gerçekleşmiştir.

Balıkçı mahcup bir şekilde eve döner ve gözlerine inanamaz. Artık bir evleri vardı. Önünde bir bahçesi vardı, terası vardı. Hanımı çok mutluydu. Artık sadece bir odaları değil, mutfakları, salonları, yatak odaları vardı. Çok mesutlardı. Ömür boyu böyle yaşayabilirlerdi.

Ama gel zaman git zaman, kadın bu eve alışmıştı ve artık ona yetmez hale gelmişti. Daha ne olsun? İsteklerin sonu olmaz. Böyle bir ev verebilen balık, bize neden bir malikane vermesin ki? Bey, git balığa de ki, biz bir malikane istiyoruz. Görevlileri de olsun, her gün yemek hazırlamaktan, ortalığı temizlemekten sıkıldım. Balıkçı cevap verdi: yapma etme hanım. Bize yakışır mı? Neyimize lazım. Kovalı günlerimizi hatırla. Ne tez unuttun. Hiç bir şeyimiz yoktu. Kulübemiz oldu, memnun kalmadın, evimiz oldu, niye memnun olmazsın.

Ama hanım ısrarcı olur. Balıkçının başının etini yer. Çaresiz kalan balıkçı yine denize açılır. Balıkla karşılaşır ve çok mahcuptur. Ey balık. Ne desem. Bizim hanım yine tatmin olmadı. Böyle bir ev verebilen bir balık, dahasını da verir, diyor. Daha büyük bir ev istiyor, malikane olsun, görevlileri olsun, artık o yemek pişirmesin, ortalığı temizlemesin istiyor. Balık hemen cevap verir: Git evine, hanımın arzusu gerçekleşmiştir.

Balıkçı evine döndüğünde eski evinden eser kalmamıştı. Kocaman bir malikane. Görevliler onu kapıda karşıladılar. Oysa balıkçı aynı şekilde yaşamaya devam ediyordu. Mütevazı yaşam tarzını aynı şekilde sürdürüyordu. Ama eşi öyle değildi. Malikane konforuna anında alışıvermişti. Görevlilere emirleri yağdıramaya başlamıştı bile.

Gece olunca, balıkçı ve karısı baş başa kaldılar. Yattılar ve balıkçı sordu: Hanım, mutlu musun? Bak nereden nereye geldik. Ne güzel değil mi? Ama eşi böyle düşünmüyordu. Artık o bir sürece girmişti. Dedi ki: Ne münasebet. Bizim neyimiz eksik ki! Geçmiş geride kaldı. İleriye bakmak lazım. Bizim başkalarından ne eksiğimiz var. Derken bu hikaye uzadı gitti.

Konuyu uzatmamak adına hikayeyi burada biraz kısaltıyorum.

Daha sonra hanım düşündü ki, malikanesi olan, neden prenses olmasın. Ve oldu. Yani kocasından istedi. O denize çıktı, balığa söyledi, ve dilek gerçekleşti.

Prenses olanın neden şatosu olmasın ve oldu. Şatosu olan neden kraliçe olmasın, ve oldu. Kraliçe olabilen, neden imparotoriçe olmasın, ve oldu. Hikaye Almanya’da ve Hristiyan toplumda cereyan ettiği için, bir sonraki süperlatif (yükseltme derecesi) papa olmaktı. Ve oldu.

Sonra kadın daha da ötesine geçti. Artık yeryüzünde papa olduğuma göre ‘Neden tanrı olmayayım ki?’ dedi. Kocası artık buna yanaşmıyordu. Zaten önceki adımları da hiç tasvip etmemişti, karısının zorlamasıyla ve yoğun ısrarları üzerine çaresiz kaldığı için yapmak zorunda kalmıştı. Bu sefer de yine aynı durum söz konusuydu.

Ailenin etrafında eski arkadaşlarından ve akrabalarından ve gerçek dostlardan kimseler kalmamıştı. Etraflarında sadece konumlarından ve servetlerinden istifade etmek isteyen parazitler oluşmuştu. Onlara dost demeye başlamışlardı ve herkes karşılıklı bir birini kullanıyordu. Herkes kadına yalan iltifatlar yapıyordu, ki bir menfaati olsun, istekleri gerçekleşsin. Balıkçı durumun çok farkındaydı ve çok sıkılıyordu. Bunu karısına söylediğinde hep tersleniyordu ve onun işlere karışmaması gerektiğini söylüyordu. Artık balıkçının hiç bir değeri yoktu. Sadece balığa dilekleri taşıması dışında…

Bu arada kadın da giderek sertleşmişti, mutsuzlaşmıştı ve kocasıyla olan muhabbeti de giderek kötüleşmişti. Kalbi soğumuş, yüzü kararmış ve karakteri çok katılaşmıştı. Ama hala ısrarcıydı ve hala istiyordu. Tanrı olmak istiyordu.

Eli mahkum balıkçı denize açıldı. Balığı buldu. Üzüle büzüle karısının isteğini ifade etti. Balık hiç bozuntuya vermedi. Git evine, olanları gör dedi. Balıkçı şaşırmıştı ve merak içindeydi. Karısını acaba nasıl bulacaktı, acaba ne olmuştu?

Balıkçı evine döndü ve ne görse beğenirsiniz? Karısı eski püskü kıyafetleri ile yine eski kovasına dönmüştü. Her şeylerini kaybetmişlerdi. Balıkçı bir yandan sevinmişti. Çünkü zaten hayatından memnundu. Gördün mü hanım, istemenin sonu neymiş. Hayırlısı. Zaten buradan başlamıştık, yine hikayenin başına döndük.

       ***              ***               ****             

Bugünlerde dünyaya baktığımda her yerde bu hikayeyi görüyorum. Doyumsuz insanlar. Hırslı insanlar. Vahşi insanlar. Kibirli insanlar. Paylaşmayan insanlar. Duyarsız insanlar. Bencil insanlar. Kirli insanlar.

Şirketler dünyasına bakalım. Tek hedef karlılık maksimizasyonudur. Ne pahasına olursa olsun. Başarılı şirketler büyüyen şirketlerdir, karlı şirketlerdir. Büyümeyen veya karlı olmayan şirketler zaten hayatta kalamaz. Ama ne kadar büyümeli? Karlılık pahasına etik değerler ne kadar göz ardı edilmeli? Çevre, insan hakları, rekabet kanunları, ve benzeri unsurların hiç bir değeri yok mu?

Dünyada kaç banka var, sayısı artmalı mı, azalmalı mı? Ne kadar büyük bankalara ihtiyacımız var? 2008 yılındaki krizin sebebi neydi? Faturasını kimler ödedi? Bu hangi etik değerler, hangi kanun, hangi mantık ile açıklanabilir?

Dünyanın tüm verilerini kullanılabilir hale getirmeyi misyon edinmiş bir şirketin elinde sonsuz bilişim gücü, sonsuz zeka gücü olursa, bu verilerle neler yapar? Bu şirkete yetişmek veya durdurmak mümkün olabilir mi? Nereye doğru giderler?

Film çevirmek ve halkı bununla eğlendirmek (oyalamak) ile uğraşan bir insan ne kadar servet sahibi olmalı? Ne kadar kudret sahibi olmalı? Bu servetini ve kudretini hangi amaçlar için kullanmalı? Kaç manken ve kaç aktris ile beraber olmalı? Ne zaman doyuma ulaşacak? Neden bir kişi bu kadar obur, hırslı, kibirli olabiliyor?

Silikon vadisi teknolojinin ve inovasyonun kalbidir. Ya insanlık? Gerek yok mu? Neden? Kim karar verdi? Ticareti kapitalist düzene göre yapalım, hümanizm tatlı bir rüya, bir ütopya, bizim desteklememize gerek yok. Bir kaç sosyal sorumluluk projesi yaparız, daha doğrusu parasını veririz, bir takım insanlar muhtaç olanlara yardım ederler, bizim ellerimiz de kirlenmez, vaktimizi de harcamayız, raporlarımızda güzel görünür. Bu mudur? Eğri oturalım, doğru konuşalım…

İş bulmak için ruhunuzu satar mıydınız? Yatırımcı bulmak için her türlü ahlaksız teklifi kabul eder miydiniz? İnsanın haysiyetinin, namusunun, ömrünün, geleceğinin, değerlerinin bedeli nedir? Bunlar ne zaman alınabilir, satılabilir hale geldi ki?

Bir ülkeyi yönetecek kişi ne kadar kudretli olmalı? Bu kudretini nasıl kullanmalı? Sokak ortası birilerini vursam dahi bunlar beni seçer demeli mi? Yalanla, hakaretle, hırsızlıkla dolu bir kurgu neden başarılı olabiliyor? Biz ne zaman kör olduk? Gözlerimiz görmez, aklımız ermez hale geldik?

Sosyal medyada dünyanın en çok takip edilen, en çok beğenilen, en çok izlenen kişiler toplumun aynasıdır. Bizi bu hale ne getirdi? Tekrar kendimize gelmemiz mümkün mü?

Neden bugünlerde bunlar ortaya çıkıyor? Kim çıkarıyor? Bunları ortaya çıkaran ve bizim duymamızı sağlayan da yine bu düzenin kişileri ve kurumları değil mi? Amaçları ne? Bu gelişmeler gerçek mi? Bir serap mı görüyoruz? Bunları yaşamamızın bilmediğimiz bir sebebi mi vardır?

       ***              ***               ****             

Samimiyet, iyi niyet ve anlam. Ne yapıyorsak, bu süzgeçten geçirmeliyiz? Samimi miyiz? Riyakar mıyız? Niyetimiz iyi mi kötü mü? Yaptığımızı neden yapıyoruz? Anlamı nedir? Amacı nedir? Sonuçları nedir? Bu sonuçlar samimi midir, amaçlarımız iyi niyetli midir?

İnsanlığa hizmet ediyor mu? Çevreye ve iklime duyarlı mı? Yeterince sorumluluk alıyor muyuz, yeterince paylaşıyor muyuz? Bunlar sizce önemli değil mi? Sizce bu tür sorumlulukları yerine getirmeyen, kasten ihlal eden birisi / bir kurum var olmalı mı, bir liderlik pozisyonunda olmalı mı? Bu nasıl önlenebilir ki? Bu ancak yönlendirilebilir…

İtibarlı olan ne? İtibarlı olanı biliyorsak, itibarsız olanlar neden bu kadar popüler? Popüler olanı olduğu gibi kabul etmek zorunda mıyız?

Uygulanabilir bir örnek vermek isterim. İskandinav ülkelerinde Jante kanunları vardır. Aslında bir töredir. Yazılı olmayan, ama yaşanan, kültüre mal olmuş kurallar, prensipler, ilkeler, davranış modelleridir. Tek kelimeyle özetlemek gerekirse, tevazudur.

Sakın böbürlenmeyesin. Sakın başkasıyla alay etmeyesin. Sakın başkasından üstün olduğunu düşünemeyesin. Sakın başkasının malına, namusuna göz dikmeyesin.

Tanıdık geldi mi? Tabii ya. Bunun için teolog olmak gerekmez. Bunun için master yapmış olmak gerekmez. Bunun için sadece insan olmak ve insanlığın temel koşullarını aklıselim ile hatırlamak gerek, hatırlatmak gerek. Hatırlananların sadece sözde değil, özde olması gerek. Yani tavsiye değil, bilfiil yaşam tarzı, davranışlarımız böyle olmalı.

Bu sağlansa, hiç bir sorun kalmaz. Ne iklim değişimi sorunu oluşurdu veya bugün çaresiz kalırdık. Ne gelir eşitsizliği oluşurdu ne de bugünkü tekeller olurdu. Ne yapay zekadan korkardık, ne de nükleer enerjiden korkardık.

Ama böyle olmadı. Olamaz mı? Bence olabilir. Bence olmak zorunda. Herkes kendi evinin önünü temizlerse, tüm şehir tertemiz olur. Herkes kendi ailesinde bu ilkeleri yaşarsa, tüm toplum böyle olur. Tüm toplumlar böyle olursa, tüm insanlık böyle olur. Bu mümkün mü? Evet! Mümkün olanı azmetmemiz lazım, anlatmamız lazım, mümkün hale getirmemiz lazım. Doğru olan budur, önemli olan budur. Yoksa sonumuzu hayal dahi edemiyorum…

Recommended Posts

Aramak için bir kelime yazın

X

Arkadaşınızla paylaşın.