Gerçeklerin gerçekliğini kabul etmek ne kadar zor ve acı.

10 Aralık 1896 günü Alfred Nobel’in ölüm günüdür. Vasiyetine uygun bir şekilde 1901 yılından beri ‘İnsanlığa azami Faydası olan Bilim İnsanlarına’ her yıl farklı branşlarda Nobel ödülleri verilmektedir. Ekim gibi kazananlar açıklanır, 10 Aralık günü Stockholm’de İsveç Kralı tarafından Nobel Ödüllerine asil bir törenle ödülleri teslim edilir.

2012 yılından beri Bilim İletişimi yürütmek, bilimsel gelişmeleri vatandaşlarla paylaşmak adına, Nobel Vakfı, 9 Aralık günü halka açık bir konferans düzenlemektedir. Adını da Nobel Week Dialogue demiştir, bilimle halk arasında diyaloğu sağlamak için. Her yıl bir konu seçilmektedir ve onun bugünü ve geleceğine ışık tutulmaktadır. Genetiğin geleceğinden, enerjinin geleceğine kadar. Zekanın geleceğinden gıdanın geleceğine kadar. Bu yılki konu ‘Gerçeğin Geleceği’ (The Future of Truth) idi.

Bizim için bir aile ve şirket geleneği haline geldi. 5 yıldır her yıl bu tarihlerde İsveç’e gidiyoruz, bilimin geldiği son noktaları Nobel ödüllü bilim insanlarından dinliyoruz. Bir sahnede 7 Nobel ödüllü bilim insanını bir arada görebileceğiniz yegane ortam.

Konferansın web sitesi için tıklayınız…

Peki, ne konuşuldu. Gerçeğin ve hakikatin geleceği neymiş? Bu konunun konuşulmasının önemi ve sebebi neymiş?

Dünyada cereyan eden popülizm herkesi korkutmaktadır. Gerçeklerin çarpıtılması, yalan söylemlerin kolayca yayılması, sosyal ağlar üzerinden terörist yetiştirilmesi, insanların manipüle edilmesi, algı operasyonların yapılması her geçen gün yaygınlaşmaktadır. Bu tür fenomenler geri kalmış ülkelerde cereyan ederken, önemliydi, rahatsız ediciydi, ama can yakıcı değildi. Bugünlerde dünyanın en büyük ekonomisi ve en gelişmiş demokrasisi olan ABD’de bu yaklaşımların en erdemsizi görülünce, konu bir anda dünyanın ve Nobel’in gündemine taşınmış oldu.

Konferansın önemli bir bölümünde Trump konu edildi. Bilim galip gelecektir, gerçekler sonunda ortaya çıkacaktır, kimse hakikati ortadan kaldıramaz gibi söylemlerle geçti. Ama durum bu kadar basit değil, bu kadar masum değil, gerçeklerin kendiliğinden ortaya çıkmasına güvenemeyiz. Gerçekler için mücadele etmek gerekecek, gerçekleri savunmak giderek zorlaşacak.

Konuşan bilim insanları, bilimsel metodun ve bilimin bulgularının gerçeğe en fazla yaklaştığımız andır, yöntemdir. Bu konuda mutabakat var. Sanatçı Anish Kapoor bunu da sorguladı. Hint asıllı olan sanatçı gerçeği kim bilebilir ki dedi, ve herkesin kendi gerçeği olabileceğini ileri sürdü. Sanatçı bakış açısı…

Hatta fiziğin bilimselliği ve ortaya koyduklarının ne kadar doğru veya gerçek olabileceği dahi sorgulandı. Tabiat kanunlarıdır denilebilir, ama kuantum fiziği ile doğru bildiklerimizin pek çoğu tekrar sorgulanır hale gelmektedir. İlginç değil mi?

New York Time gazetesinde Trump’ı takip eden ve Beyaz Saray muhabiri olan Maggie Haberman sahne aldı. Adaylığını açıkladığı andan itibaren onu an be an takip eden, günlük rutinlerini tespit eden, ne kadar çok TV izlediğini fark eden ve genel olarak onu anlamaya çalışan bir gazeteci. Sistematik bir şekilde gerçekleri görmemezlikten gelen ve bilinçli bir şekilde kendi söylemlerini sürekli tekrar ederek, algıları yöneten bir üslup geliştirdiğini savunan Haberman, bu hafta sonu tüm izlenimlerini içeren detaylı bir yazı kaleme almış.

Bir başka ilginç konuşmacı Zeynep Tüfekçi idi. İstanbul Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesinden sonra ABD’ye giden Zeynep Tüfekçi bugünlerde University of North Carolina’da. Yeni medyanın toplum üzerindeki etkileri üzerine uzman ve çok ilginç tespitleri bulunmaktadır. Buradaki konuşmasının dışında çok etkileyici bir TED konuşması da bulunmaktadır.

Kürsel gıda sektörün emellerine ulaşması için şeker, tuz ve yağ en önemli bileşenlerdir. Yeni medyanın emellerine ulaşmasında Youtube, Facebook ve Twitter benzer fenomenlerdir. İnsanı sürekli aşırıcılığa iten yöntemleri bulunduğunu savundu. Tüketiciyi sitede tutmak üzere algoritmaları bulunduğunu ve iş modeli reklam verene yönelik çalıştığını hatırlattı. Oysa tüketiciden küçük bir bedel alıp, onun menfaatini savunsa, daha kaliteli içerik ve özgün servisler geliştirilebilir. İlginç…

Güne damgasını Shirin Ebadi vurdu. 2003 yılı Nobel Barış Ödülünü kazanan İranlı hukukçu ve insan hakları davacısı tüm kitleye bazı gerçekleri hatırlattı. Dünyanın sadece ABD’den ve onun başkanından ibaret olmadığını söyleyince büyük bir alkış koptu. İnsanlığın bazı gerçeklere gözünü yumduğunu, sessiz kaldığını, söyledi. Suriye, Myanmar, vb katliamları ve buna benzer pek çok insanlık dışı olayın yeterince sesli bir şekilde gündeme taşınılmadığından şikayet etti. Terörün bombalarla değil, ancak eğitimle ve eşit koşulların sağlanması ile mümkün olabileceğini vurguladı. Sahneden uğurlanırken, ayakta alkışlanan tek konuşmacı oldu. Tebrikler.

Ama bu hale kendi kendimize geldik. Reklam dünyasının yalanları, finans dünyasının kurguları, şirketlerin samimiyetsizlikleri, hatta eşlerin yalanları dolanları, insanlığı insanlıktan çıkardı. Oysa doğruyu söylemek bir erdem değil miydi? Ne tez unuttuk? Veya artık hiç işimize gelmiyor. Hatta itibarlı olan yalan söylemek, böbürlenmek, kendini olduğundan çok daha büyük göstermek, pazarlamacıların tabiriyle köpürtmek ve olmayan hayalleri satmak, varmış gibi davranmak…

Yalan söylemek insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur, insan öldürmekten hiç bir farkı yoktur. Zira gerçekleri öldürmektedir, güven ortamını öldürmektedir, özgürlük değerlerimizi ortadan kaldırmaktadır.

Tercih sizin: Aynı şekilde devam, sonu hüsran. Veya gerçeklere, hakikate, doğrulara dönüş, acı da olsa, zor da olsa, bazı hak edilmemiş mevki ve kazançların kaybedilmesine sebep de olsa…

Vakti ve ilgisi olanlar, konferansın tüm konuşmalarını içeren video alttadır.

Recommended Posts

Aramak için bir kelime yazın

X

Arkadaşınızla paylaşın.