“Siyah aynayı her duvarda, her masada, her insanın avucunda; bir televizyonun, monitörün veya akıllı telefonunun soğuk, parlak ekranında bulabilirsiniz…”
– Charlie Brooker, Black Mirror’ın yaratıcısı

Kara Ayna vızıldıyor, titreşiyor ve Ekim ayında gerçekleşen gösterimde bize Beyaz Ayı’nın hikayesini sunuyor. Dizinin, izleyicilerin sinirlerini en çok zorladığı bölüm, bu bölüm olsa gerek. Gerginlik bölümün başından sonuna ve hatta jeneriğin arasında gösterilen sahnelere kadar devam ediyor. Her gösterimin sonunda yaptığımız konuşmalar, üzerimizde oluşan bu gerginliği dağıtmaya yetti mi emin değilim. Daha çok uzatmadan bölümün hikayesiyle başlayalım:

Not: Metnin devamı “spoiler” içerir…

Ve Victoria uyanır. İsmi dahil hiçbir şeyi hatırlamamaktadır ki ismini bölümün sonunda öğreniyoruz. Bileklerindeki bandajlar daha önceki, yere dağılmış haplar ise az önceki bir intihar girişiminin başarısız olduğuna işaret ediyor. Karşısında duran bir televizyon, ters “Y” harfine benzer bir sembolün görüntüsüne kilitlenmiş durumda. Victoria neler olduğunu anlamaya ve yardım bulmaya çalışırken maskeli insanlar onu öldürmeye çalışıyor. Kaçışı sırasında aynı insanlardan kaçan başkalarına katılıyor ve olaylar gelişiyor.

Buraya kadar anlattıklarıma başka bir film ya da dizide rastlayabilirsiniz. Ama bu bölümü izlerken benzeri bir kovalamacada yaşadığımız gerginliğin çok daha fazlasını yaşıyoruz. Burada fark, bütün bunlar yaşanırken, çevrede onlarca insanın bulunması ve bu insanların yaşananları telefonlarıyla kameraya almak dışında hiçbir şey yapmamaları. Ki bu davranışın az önce bahsettiğim ters “Y” sembollü yayından kaynaklandığını öğreniyoruz. İşte bu farkın, izlerken Victoria’ya yaptığımız empati üzerinden yaşadığımız sıkıntının kaynağı olduğunu düşünüyorum. Victoria’nın yaşadığı durum uç noktada bir sosyal dışlanma örneği ve yakın dönemde yapılan araştırmalar sosyal dışlanmanın beyindeki karşılığının fiziksel acıya eşdeğer olduğunu gösteriyor. Günümüz insanının sosyal medya davranışlarının merkezinde bu acıdan kaçınma dürtüsünün bulunduğu söylenebilir.

Bölümün sonuna doğru bütün bu yaşananların aslında bir kurgu olduğunu öğreniyor ve belki anlık bir rahatlama yaşıyoruz. Victoria küçük bir kızın maktul olduğu bir cinayette suç ortağıymış. Cinayeti ve öncesini telefonu ile kameraya çekmiş. Ona bütün bu yaşatılanlar, Victoria’nın maktul ve çevredeki izleyicilerin Victoria konumunda olduğu bir cinayet canlandırmasıymış. Hafıza silme teknolojisi ile suçlunun tekrar tekrar cezalandırıldığı ve izleyicilerin kurgunun merkezine bilet alabildikleri bir gösteri: “Beyaz Ayı Adalet Parkı”

Böyle bir son, senaryonun yazarı Charlie Brooker’ın aklına bölümün çekileceği alanı gördüğünde gelmiş. Belki bu yüzden bölümün bu son kısmına kadar olan yer ile son kısmını ayırırsak, üzerine konuşabileceğimiz birbiriyle bağlantısı olmayan iki farklı konu elde edebiliriz. O zaman gösterim sonrası neler konuşulduğuna geçelim:

Bu cezalandırma şekli adalet kavramına ne kadar uyuyor? Cezalandıranlar suçluyla aynı konuma düşmüyor mu? Cezalandırma şeklinden ya da mahkumdan maddi gelir elde etmek etik mi? Gerçeği öğrendiğimiz son kısma dair sorular bu şekilde devam etti. Daha önceki Black Mirror gösterimlerinden birine çağrılmış bir konuşmacı “Cezanın amacı nedir?” şeklinde bir soru sormuştu. Bir çok cevabı dinledikten sonra bir hukukçu ve akademisyen olarak şu cevabı vermişti: “Cezanın amacı, toplum vicdanını rahatlatmak ve suça caydırıcılık oluşturmaktır.” Bu cevap, bu oturumda da tekrarlandı ve adalet kavramı ile ilişkisi incelendi. Yakın zamanda Türkiye’de bir tecavüzcü ve katil cezasını çektiği cezaevinde vurularak öldürülmüştü. Bu olay ve toplum tarafından verilen tepkiler ile bu bölüm arasındaki bağlantıya işaret edildi. Maddi gelir sorusuna gelecek olursak, mahkumlardan gelir elde edilmesinin Türkiye izleyicisine garip gelmesi normal. Lakin İngiltere ve ABD’de özel hapishaneler bulunmakta ve özel olmalarından anlayabileceğiniz üzere mahkumlardan kar elde edilebilmekte. Sadece ABD’de 2 milyondan fazla mahkum olduğu düşünüldüğünde sektörün büyüklüğü anlaşılabilir. Tabi bu durum, daha önce olduğu gibi günümüzde de tartışmalı ve biz de tartışma imkanı bulduk.

Televizyon, bilgisayar, akıllı telefon… Ekranlara bakmak bizi pasifleştiriyor mu? Seviyeleri tartışmaya açık olmakla birlikte, fiziksel ve zihinsel bir pasifliğe yol açtıklarının keşfedilmiş olduğu bilgisi paylaşıldı. Peki bir kötülüğe şahit olduğumuzda onu kameraya almak ne kadar doğru? Bunun özgür basın ve anında haber alma imkanı sağladığı açık. Ama bir şeyleri kameraya almak her zaman o şeylerle aramıza bir ekran koymak ve onları o ekrandan izlemek manasına geliyor. Evimizde ekranlardan izlediğimiz kötülük ve şiddete karşı o an pasif izleyici olmaktan başka imkanımız olmuyor. Hemen karşımızda gerçekleşen benzeri bir olayı elimizdeki ekrandan izlediğimizde beynimiz o alışkın olduğu pasif izleyici konumundan çıkmamıza ne kadar izin verebilir? Bölümün ilk kısmına dair konuşulanlar bu şekildeydi.

Ve konuşmalar her oturumda olduğu gibi bu oturumda da diğer Black Mirror bölümlerine ve başka konulara doğru dallanarak devam etti…

Recommended Posts

Aramak için bir kelime yazın

X

Arkadaşınızla paylaşın.