Kategori: Eşitsizlik, Gelecek

Artan Eşitsizlik – Durumu düzeltmek hepimizin elindedir.

Ankete katılmak için tıkla > 

Taksim meydanını bugünlerde gözünüzün önünde canlandırın. Cumartesi günü saat 17:00 gibi düşünün. Yavaş yavaş kalabalıklaşıyor. Bir yandan gençler, umut dolu, heyecanlı, eğlence peşinde, gezme tozma peşinde. Farklı gelir gruplarından, farklı lezzetler, farklı tarzlar, rengarenk.

Güzel kıyafetli insanları gözünüzün önünde canlandırın. Felekten bir gece çalmaya gelenler, turistler, sinema veya tiyatro öncesi yemek yiyenler, güzel bir hafta sonu yürüyüşüne çıkmış olan aileler. Herkes bir telaş içinde. Herkes farklı bir emelin peşinde.

Diğer yandan kalabalıktan medet umanlar var. Dilenciler, mülteciler, yankesiciler, fırsatçılar, turist düşmanları, muhtemelen ajanlar, belki de teröristler. Taksim meydanında herkes var.

Bir anda bir patlama. Bugünlerde patlamalar artık masum değil. Patlama sesi duyduğumuzda aklımıza gaz tüpü patlaması gelmiyor, havai fişek gösterisi gelmiyor. Maalesef aklımıza öncelikle bir terör saldırısı, bir intihar eylemi ve benzeri acı olaylar geliyor. Ve nitekim gerçekten de bu tür saldırılar oldu.

Fakir ve çaresiz insanların kayıp edeceği hiç bir şey yok. Çocukluğunu yaşayamamış, muhtemelen ailelerini kaybetmiş, büyük travmalar yaşamış insanlar var, ve maalesef sayıları her geçen gün artıyor. Zira büyük sistem herkese eşit davranmıyor. Bu insanları bu tür eylemler için ikna etmek son derece kolay. Kötü niyetli insanlar bu düşkünlükleri fırsat bilip, insan avına çıkıyorlar.

Bu olay sadece Taksim meydanında, Kızılay meydanında veya Antalya’da olmuyor. Dünyanın her yerinde terör kendini gösteriyor. Aşırı sağcıların mültecilere karşı şiddetini ve terörünü en gelişmiş Avrupa ülkelerinde görmek mümkün. Organize terör eylemlerini dünyanın metropollerinde her geçen gün daha sık görmeye başladık. Cinnet geçiren gençler eline silah alıp, fütursuzca etrafında ateş açıp, sonunda kendini vuran eylemler özellikle ABD’de oldukça sık yaşanmaktadır.

Zengin ile fakir arasındaki uçurum her geçen gün artmaktadır. Zenginlerin hayatı televizyonda, dergilerde, internette, sosyal ağlarda, her yerde gözümüzün içine sokulmaktadır. Zengin olmak, şöhret olmak, lüks yaşamak itibarlı olarak gösterilmektedir. Fakir olmak ise insanlık dışıdır.

Muhtaç insanlara yardım etmekten çekinir hale geldik. Zira dilenen veya muhtaç olan insanlar, özellikle şehirlerde, masum olup olmadıklarını, çetelerin eline düşüp düşmediklerinden emin olamıyoruz. Hatta yakınlaşmaktan, onlarla temas kurmaktan çekiniyoruz. Hijyenik nedenlerden, kültürel nedenlerden, ama özellikle güvenlik nedenlerden. Üzücü, ama gerçek.

Böylece toplumun alt yarısında hep daha kötüye doğru giden ve alta doğru çeken bir girdap oluşmaktadır. Toplumun üst kesiminde ise şanslı azınlık için tam tersi, hep yukarı doğru giden, hep daha iyiye doğru yükselen bir girdap oluşmaktadır. Meşhur orta direk giderek zayıflamaktadır. Zaten orta direk olmak, kanaatkar olmak hiç itibarlı olarak algılanmamaktadır, tanıtılmamaktadır.

Böyle devam edemeyiz. Durumu düzeltmek bizim elimizdedir. Hepimizin sorumluluğudur. Peki buraya nasıl geldik?

Coğrafi keşifler, matbaanın buluşu, aydınlanma, sanayi devrimi, devrimler, modernleşme, dünya savaşları, derken küresel kapitalist sistem dünyaya hakim oldu. Bu sistem bit tüketim toplumu oluşturdu. İnsani değerlerin pek çoğu parayla satın alınabilir hale geldi. Pek çok ürünün dünyanın her yerine ulaşmasını sağladı. Ama pek çok sorunu çözemedi. Hatta yeni sorunlara sebep oldu.

Bu şekilde devam edemeyeceğimiz aşikardır. Ya?

Zenginler giderek zenginleştiği ve fakirlerin giderek fakirleştiği bir dünya sürdürülebilir değildir. Özellikle zenginler için değildir. Ne güvenlik bakımından, ne de sistemin ihtiyaç duyduğu sadık tüketiciler bakımından.

Dolayısıyla zenginlik kavramını yeniden tarif etmek gerek. Peşinden koşulması gereken hedefleri yeniden belirlemek gerek. En başta birey için, sonra aile için, sonra mahalle için, sonra kent için, sonra ülke için, sonra tüm insanlık için…

Sağlık? Parayla en iyi sağlık hizmetleri satın alınabilir, ama ağız tadı ve neşe bazen satın alınamaz. Çocuğunuzun ateşini ne kadar paranız olsa da düşüremeyebilirsiniz. Ne kadar zengin olsanız da, en sevdiğinizin gözünüzün önüne eriyip gitmesine mani olamayabilirsiniz. Dünyanın pek çok hastalığının henüz tedavileri yok, bazılarının teşhisini koymak dahi oldukça güç.

Huzur? Parayla en güzel malikanede yaşayabilir, tüm maddi lükslere sahip olabilirsiniz. Ama ailenizde huzur olmayabilir, çocuklarınızın kiminle arkadaşlık yaptığını takip edemeyebilirsiniz, eşinizle geçim sıkıntılar çekebilirsiniz. Şiddet görüyor, haksızlığa uğruyor, takip ediliyor, taciz ediliyor olabilirsiniz. Hiç bir parayla bu durumları düzeltemezsiniz.

Yetkinlik? Parayla en iyi eğitimi satın alabilirsiniz. Her alanda. İster okul, ister spor, ister sanat. Ama yüreğinizde o kıvılcım yoksa, yaptığınız işi heyecanla, şevkle yapmıyorsanız, o diplomalar, etiketler ve sertifikalar da işe yaramaz. Kapılar açsa dahi, sonra hayal kırıklığına sebep olacaktır.

Aynısı ülkeler için de geçerlidir. Çok zengin bir ülke de olsanız, başkentinizin en meşhur meydanında bomba patlayabilir. Vatandaşlarınızın mutluluk seviyesi düşüktür, intihar oranları yükselmektedir. İnsanlara suni eğlenceler bularak, bunları sadece kısmen geçiştirebilirsiniz.

Bir ülkenin gelişmişliğini ve refah düzeyini sadece gayri safi milli hasılası üzerinden ölçmek, bir ailenin zenginliğini sadece mal varlığı ile ölçmek gibidir. Oysa sağlığı, huzuru, yetkinlikleri ve özellikle de mutluluğu nasıl ölçülebilir? Bir ülkenin sağlığı, geleceği, huzuru, yetkinliği ve mutluluğu nasıl ölçülebilir? Bu alanlarda gelişmek daha önemli değil midir?

21.yüzyılda yeni ölçü birimleri ve ölçü metotları bulunacaktır, bulunmak zorundadır. Zenginliği maddi değerlerle ifade ettiğimiz sürece, yanlış hedef belirliyoruz ve bugünlerde yaşadığımız tüm olumsuzluklara sebep oluyoruz.

Bu bağlamda belki de en isabetli kavramlardan birisi dengedir. Tabiat denge içindedir. Evren denge içindedir. Daha doğrusu sürekli bir denge arayışı içindedir. Pek çok sistem, mesela iklim, mesela bir orman, mesela bir canlı sürekli hareket halindedir. Bu hareketlilik içinde sürekli bir denge arayışı vardır.

Dünya ve insanlık II. Dünya Savaşı sonunda bir denge bulmuştur. İki kutup oluştu, iki ideoloji savunuldu. Bu sistemin kurumları tesis edildi, yaşam tarzları tarif edildi. Ya o tarafa aittin, ya da diğer tarafa. Aile olarak da, ülke olarak da yaşam tarzını, hedeflerini, düşüncelerini bunlar şekillendirdi.

Berlin duvarının yıkılması, Sovyetler Birliğinin dağılması, yeni ülkelerin güç kazanması, bilginin kolay erişilir hale gelmesi, her şeyin görünür hale gelmesiyle, eski ideolojiler yıprandı, cazibelerini yitirdiler. Bir taraf tümüyle yok oldu. Diğer taraf ise bugün dünyaya hakim gibi görünmekle birlikte, pek çok soruna sebep olmaktadır.

Ancak yeni bir çağa girdik. Yeni bir şeyler söylemek lazım…

Duvarların yıkıldığı, köprülerin inşa edildiği, paylaşımın arttığı bir çağa girdik. İnsanlar sadece maddi zenginlik istemiyor, istememeli. Sağlıklı, huzurlu, mutlu, dolu dolu, kaliteli bir yaşam yaşamalıyız. Hem birey olarak, hem aile olarak, hem ülke olarak…

Bu yüzyıl ve sonraki yüzyıllar tabii ki önceki yüzyıllara benzemeyecektir. Daha önce de hiç biri öncekilere benzemedi. Genel olarak iyiye doğru gitmekle birlikte yaşadığımız çok somut sorunlar vardır. Birleşmiş Milletler ‘Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ bu sorunları adresleyen ve somut hedefler koyan çok güzel bir özetidir. Bunlara azmetmeliyiz ve sadece kendimiz için değil, bunlara henüz sahip olmayanlar için, özellikle gelecek kuşaklar için. Zira biri yer biri bakarsa, belli ki uzun vadede bu sorunlara yol açacaktır.

Dünya nüfusu artmaktadır. Ancak hep böyle devam etmeyecek gibi görünmektedir. Hatta pek çok öngörüye göre hiç bir daha bu kadar çok çocuk yeryüzünde bulunmayacak. Zira artan eğitim ve refah seviyesi ile aile sayıları ve ailedeki çocuk sayıları gerilemektedir. Dünya nüfusu 2060’lı yıllarda 10 milyarı bulabilir ama geçmeyeceği hesaplanmaktadır. Ondan sonra yavaş ama emin adımlarla azalması öngörülmektedir.

Daha sonrası için bir şey söylemek oldukça güç. Ancak şehirlerin biraz daha büyüyeceği, insanların biraz daha bireyselleşeceği ve ömürlerin uzayacağını öngörmek son derece mümkündür. Vahim bir olay gerçekleşmediği sürece, bu akımlarda çok büyük değişiklik beklenmemektedir.

Kainat sürekli hareket halindedir. Hem kaos, hem düzen içindedir. Fizikte buna entropi denir. Hep bir denge arayışı vardır, ama sistem hep denge dışıdır. İnsanlık da böyledir. Hep hareket halinde, hep kaos içinde, aynı zamanda hep denge arayışı içindedir. Vestfalya anlaşması ile 1648 yılında Avrupa devletleri arasında önemli bir denge sağlanmıştı.

Ama dünya dengede kalmadı. Savaşlar, icatlar, keşifler, salgınlar, depremler, ihtilaller, yeni felsefeler, romanlar, fuarlar, ve daha niceleri. İnsanlık kalabalıklaştı, ekonomi büyüdü, dünya çağında hareketlilik arttı. Mevcut düzen yetersiz kaldı. Yirminci yüzyılın ilk yarısı insanlık tarihinin en büyük savaşlarına sahne oldu. Bu dönemi kapatmak üzere 1947 yılında Bretton Woods anlaşmaları, 1948 yılında Birleşmiş Milletler Temel İnsan Hakları Deklarasyonunun kabulü ile yeni bir denge, yeni bir düzen kuruldu.

Bugün içinde bulunduğumuz dünya sistemi; küresel kapitalist, tüketim toplumuna dayalı, Batının dünya görüşüne ve kültürüne göre yaşanmaktadır. Oysa bu yeterli değildir. Ayrıca pek çok sorunu vardır. Üstüne üstelik pek çok olumsuzluğa sebep olmaktadır.

21.yüzyılda yeni bir denge aranacaktır, bulunacaktır, imzalanacaktır. Bu denge çok kutuplu, çok görüşlü olacaktır. Arzu edilir ki temel insan haklarını baz alacak şekilde yapılacaktır. Bu konuda Birleşmiş Milletlerin ‘Temel İnsan Hakları Deklarasyonu’ ve ‘Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ en önemli iki beslenme kaynağı olmalıdır.

ABD ve Rusya dışında dünya sahnesinde yeni bir süper güç daha var: Çin. Bunların dışında kendi bölgesinde etkin rol oynayanlar var: Avrupa Birliği gibi, Japonya gibi, Brezilya gibi, Hindistan gibi, Türkiye gibi. Yeni dönemde herkes herkesle hem dost hem düşman olacaktır. Çıkar ilişkilerine göre bu güç odakları ve diğer ülkeler arasında anlaşmalar olacaktır, farklı amaçlar için farklı kümelenmeler olacaktır.

Mesela enerji bakımından zengin ülkeler ile bunların alıcıları arasında bir denge görülecektir. Oyun teorisindeki dinamikler gibi, üretici ve alıcı arasında sürekli bir çekişme vardır. Sürekli imkanlar zorlanacaktır, denge arayışı içinde sürekli sürtüşmeler yaşanacaktır.

Aynı şekilde doğal kaynaklar, denizlere erişim, su kaynakları, stratejik konumlar bakımından iş birlikleri ve sürtüşmeler yaşanacaktır. Bilinen haliyle tekrar dünya savaşı yaşanması pek olası değildir. Özellikle nükleer silahlar buna mani olmaktadır. Ancak siber savaş, ekonomik baskılar, terör ve yerel vekalet çatışmaları görülmeye devam edecektir. Büyük bir felaket yaşanmadan, insanlık ders almayacak, kendiliğinden dengeyi bulamayacaktır.

Dolayısıyla büyük bir doğal felaket, büyük bir sarsıntı veya kesinti, önemli ve büyük ölçekli dünyanın tümünü etkileyen bir olay yaşanabilir. Ancak böyle vahim bir olay yaşandıktan sonra yeni denge tanımlanacak ve anlaşmaları imzalanacaktır.

Farklı bir alan ise ‘şeffaflaşma’ akımıdır.

Dünyada daha önce hiç olmadığı kadar çok bilgi üretilmektedir. Her şeyi kaydediyoruz, pek çoğunu da dijital olarak saklıyoruz. Dijital olan her şey erişilebilir demektir. İster bilerek, ister bilmeyerek veya haksız yere, bu bilgilere erişmek mümkündür.

Bilinçli bir şekilde kurumlar bilgilerini paylaştığı ortamlar vardır. Mesela borsaya açık olan özel sermayeli şirketler, finansal bilgilerini düzenli olarak rapor etmektedir. Hissedarlar ve ilgili herkes bunları görebilir, inceleyebilir, hesap sorabilir.

Aynı şekilde bilgilerini paylaşan kamu kurumları vardır. Devletler, belediyeler, kamu kurumları açık veri denilen prensibe göre bazı verilerini erişilebilir kılmakta, internet aracılığıyla bunları paylaşmaktadır. Vatandaş, meraklılar, araştırmacılar, girişimciler bu verileri inceleyebilir, sonuçlar ve hizmetler geliştirebilir.

En çok paylaşılan bilgiler ise özel yaşantılarımızdadır. İnternetin gelişmesi, akıllı telefonların herkesin cebine girmesi ve sosyal ağların yaygınlaşması sayesinde, pek çok insan özel hayatını deşifre etmektedir. Arama motorları neler aradığımızı bilmekte, sosyal ağlar arkadaşlarımızı, arzularımızı ve korkularımızı bilmekte, e-ticaret siteleri ise satın aldıklarımızı ve maddi durumumuzu bilmektedir.

Dünyanın lider internet devleri pek çok devletten ve istihbarat teşkilatından fazla veriye sahiptir. Ayrıca bunları hesaplama ve kişileri tanıma yetkinliklerine sahiptir. Milyonlarca insan bu internet sitelerin müthiş ve genelde ücretsiz hizmetlerini her gün kullanmaktadır. Diğer yandan kendini her gün daha şeffaf ama çoğu zaman daha bağımlı hale getirmektedir.

Bir de istemeyerek, zorla ve yasal olmayan yollardan bir şeffaflaşma yaşanmaktadır. Wikileaks ile Julian Assange tüm dünyayı sarsmıştı. Gizli devlet belgelerini internet üzerinden herkese açık hale getirmişti. Sonra Edward Snowden benzeri bir adım attı. Bunun dışında Lux Leaks, Panama Leaks gibi pek çok bireysel veya kurumsal veya kamusal sızıntı olayı yaşandı. Bunlar yaşanmaya devam edecektir.

Bunlardan dolayı siber güvenlik bu çağın en önemli konuları arasındadır. Mutlak güvenlik imkansızdır. Ama buna yaklaşmak için sürekli harcamalar artacaktır, yetkinlikler keskinleşecektir, çabalar çoğalacaktır. Yine de zincirin en hassas halkası insan unsurudur. Her zaman olduğu gibi, kale içten fethedilecektir.

Ekonomik alanda gördüğümüz, önemsediğimiz ve gelecek açısından önerdiğimiz önemli bir olgu ise ‘paylaşım’ mantığıdır.

Dünyanın bazı kaynakları, atmosfer, okyanuslar, temel insani değerler paylaşılmaktadır. Paylaşım insanın genel yapısında mevcuttur. Bundan dolayı pek çok başka alanda da paylaşıma dayalı modellerin geliştiği görülmektedir. Araçların paylaşımı, eşyaların paylaşımı, zaman paylaşımı gibi alanlar yaygınlaşmaktadır.

Özellikle iletişim imkanlarının artması, insanların okur yazarlığının ve birbirlerine güvenin artması, ilaveten teknolojik anlamda akıllı telefonların, sosyal ağların kullanımı ve dijital ödeme araçların yaygınlaşması, paylaşım ekonomisi platformların hızlıca gelişmesini sağlamaktadır.

Hayatımızda sahip olduğumuz pek çok eşya oldukça atıl durumdadır. Çoğumuz araçlarımızı bir gün boyunca oldukça az oranda kullanıyoruz. Hele matkap ve benzeri aletleri belki ömrümüzde sadece bir kaç defa kullanıyoruz. Buna rağmen çoğuna sahip olmaya gayret ediyoruz. Oysa bunları apartman içinde veya yaşadığımız mahallede paylaşabiliriz. Böylece ekonomik katma değeri artar, çok daha verimli kullanmış oluruz. Ayrıca apartmanımızla, mahallemizle sosyalleşmiş oluruz, daha çok empati kurma ve yeni arkadaşlıklar edinme şansımız olur.

Paylaşım ekonomisinin en önemli etkileri; tüketim çılgınlığının azalması ve artan eşitsizliğin önüne geçilmesi, sosyal dokunun daha homojen hale gelmesi ve toplumsal bağların güçlenmesidir. Dertlerin ve sevinçlerin paylaşılması yanı sıra, deneyimlerin, zamanının, yetkinliklerin, eşya ve hizmetlerin paylaşılması gelecek açısından en çok ümit vadeden akımları arasındadır.

Görüldüğü üzere, politik olarak, ekonomik olarak ve toplumsal olarak oldukça hareketli günler yaşanmaktadır. Statükoyu savunarak, aynı yönetim ve yaşam tarzlarını devam ettirerek, sürdürülebilir ve adil bir dünya hayal edemeyiz. İnsanlığı ilerletmek adına, yaşam kalitemizi kolektif olarak geliştirmek adına, bazı şeyler değiştirmek zorundayız.

Ankete katılmak için tıkla >

Son Yazılar

Yorum Yapın

Arama yapın