Sürdürülebilirlik Sorunsalı – Yuvamızı Koruyalım!

Kutup ayısını bilir misiniz? Sizce keyfi yerinde mi? Onun keyfiyle bizim ne işimiz olur? Çok önemli bir göstergedir. Maalesef kutup ayısının keyfi bugünlerde pek yerinde değil. Sonsuz buzulların içinde yaşayan bu hayvanın yaşam alanı giderek daralmaktadır. Alışık olduğu iklim koşulları giderek bozulmaktadır. Son yıllarda kutup ayıları maalesef giderek azalmaktadır ve yok olma tehdidi ile karşı karşıya kalmıştır.

Kutup ayısının kaderi doğrudan bizim kaderimizle paraleldir. Onun habitatının bozulması demek, zaman içinde bizim de yaşam alanımızın bozulması anlamına gelmektedir. Buzullar eriyorsa, yer küre, atmosfer ve okyanuslar ısınıyor demektir. Bu ısınma sadece havanın daha sıcak geçmesi anlamına gelmiyor. Aynı zamanda atmosferin daha çok su tutması, bu suyun sele sebep verecek şekilde zaman zaman yeryüzüne düşmesine sebep oluyor, çok sert kışların yaşanmasına ve bazı bölgelerde bazı mevsimlerde aşırı kuraklığın yaşanmasına sebep olmaktadır.

Diğer yandan okyanuslarda yaşanan bazı değişiklikler vardır. Kutupların erimesi nedeniyle su seviyesi artmaktadır. Bu özellikle kıyı şeritlerini ve bazı deniz seviyesindeki şehirleri ve ülkeleri ciddi etkilemektedir. Diğer yandan suyun sıcaklığı artmaktadır, CO2 oranı yükselmektedir ve O2 seviyesi düşmektedir. Bu da okyanuslardaki yaşam koşullarını zorlaştırmaktadır. Balık yerken bunu hatırlayabilirsiniz.

Görüldüğü üzere durum oldukça ciddidir.

Belki uzayda başka canlılar vardır. Belki uzayda bizim yaşayabileceğimiz başka gezegenler vardır. Ama bunları keşfetmemiz, buralara taşınmamız, kendimize yeni bir yuva bulmamız oldukça küçük bir ihtimal, uzun bir yolculuk, kısa bir sürede olmayacak ve muhtemelen herkesi kapsayamayacaktır.

Dolayısıyla şimdilik evimiz burası, dünya, bu gezegen. Bundan ötürü bu gezegene sahip çıkmalıyız, onu korumalıyız, onu temiz tutmalıyız, yaşanası kılmalıyız. Bu herkesin görevidir, bugün ve özellikle yarın için herkesin sorumluluğudur.

İklim değişiminin bilimsel bir gerçek olduğunu kabul etmek ve bununla yüzleşmek zorundayız. Şu an yaşadığımız şekilde bu gezegende yaşamaya devam etmek istiyorsak, bazı şeyleri değiştirmemiz gerekmektedir.

Sürdürülebilirlik kapsamında iki çok büyük ikilem yaşıyoruz. Birinci ikilem enerji ve iklim dengesi arasında yaşanan kafa karışıklığıdır. İkinci büyük ikilem ise tabiat ile gelişim arasında, başka bir deyişle, üretim – tüketim ile doğal kaynakların kullanılması / tüketilmesi arasındaki denge veya dengesizliktir.

Bir yandan medeniyetimizi, insanlığı ilerletmek istiyoruz, bu da doğru ve iyi bir arzudur. Diğer yandan bu gezegenin üzerindeki yaşantımızı uzun vadeli sürdürülebilir kılmalıyız. Bu da mantıklı.

Ama ne kadar üreterek, ne kadar tüketerek ilerleyebiliriz? Havayı kirleterek, suları kirleterek, kaynakları tüketerek, gerçekten ilerleyebilir miyiz? Geriye ne kalır? Yaşanası bir dünya mı, bir enkaz mı? Enkazın sorumlusu kim olur? İnsan mı, sistem mi, kader mi, tanrı mı, yoksa ‘vur patlasın, çal oynasın’ devam mı edelim?

Eğlencemizden vazgeçmeye hiç niyetimiz yok. Enerji tüketiminden de vazgeçmeye niyetimiz yok. Tüketmekten, keyif almaktan, ‘iyi’ bir yaşam sürmekten de vazgeçmeye niyetimiz yok. Niye olsun ki? Ama ‘iyi’ olan nedir? Yaşanası olan nedir?

Bazı düşünürlerin özetlediği üzere şöyle bir durum ile karşı karşıyayız: İnsanlık tarihinde ilk kez kendi kendimizi yok etme tehdidi ile karşı karşıyayız. Aynı zamanda insanlık tarihinde ilk kez bu tehditlerin üstesinden gelecek bilim, teknoloji, yönetim ve sanat kabiliyetlerine sahibiz. Sadece karar vermemiz lazım.

Öncelikle enerji – iklim dengesine bir bakalım. Ateşin icadından bu yana bir şeyleri yakarak ısınmayı, aydınlanmayı, suyu kaynatmayı, yemeği pişirmeyi ve demiri eritmeyi keşfettik ve büyük oranda bugün hala öyle yapıyoruz. Dünya enerji üretiminin önemli bir kısmı fosil yakıtları yakarak elde edilmektedir. Atmosfer üzerinde ve dolayısıyla iklimimiz üzerinde çok olumsuz etkileri vardır.

İyi haberler var. Yenilenebilir enerji kaynakları ve düşük karbon emisyonlara sebep olan enerji üretim yolları bulunmaktadır. Bu alanda çok fazla inovasyon ve yatırım yapılmaktadır. Zaman içinde enerji ihtiyacı; kısmen fosil, kısmen nükleer, kısmen yenilenebilir, kısmen daha inovatif kaynaklardan temin edilecektir. Her ülkenin, her şehrin, her şirketin bununla ilgili stratejileri, planları ve tedarikçileri olması gerekecektir.

Enerji üretimi, gerekli kaynakları, enerji dağıtımı, enerjinin tüketicilere ulaştırılması son derece karmaşık, son derece entegre ve son derece kritik dev bir sektör, mega bir sistemdir. Herkes herkesle entegredir ve her şey her şeyle bağlantılıdır. Santral ürettiği enerjiyi şebekeye vermekte, şebeke taşımasını ve dağıtımını yapmakta, fabrikalara, kurumlara ve hanelere ulaştırılmaktadır.

2060’lı yıllara kadar dünya nüfusu artmaya devam edecek. Yaşam kalitemizin artmasından ötürü kişi başı enerji tüketimi artmaya devam edecek. Dolayısıyla daha çok enerji üretilmesi, taşınması ve dağıtılması gerekecektir. Enerji sistemi ve sektörü büyümeye ve karmaşıklaşmaya devam edecektir. Daha akıllı yönetim sistemleri, yeni teknolojiler ve yeni iş modelleri ile artan bu karmaşa yönetilmeye gayret edilecektir.

Gelişen teknolojiler, şebekenin dijitalleşmesi, muazzam miktarda verinin işlenmesi sayesinde zaman içinde ‘akıllı şebekeler’ oluşacaktır. Önce mahalli, sonra ulusal, sonra bölgesel ve en nihayetinde küresel akıllı ve entegre şebekelerimiz oluşacak. O zaman çok daha verimli, çok daha çevre dostu ve çok daha bilinçli enerji yönetimi yapılabilecek.

Yenilenebilir enerji imkanları çoğaldıkça ve ucuzladıkça, yeni bir fenomen oluşmaktadır. Bugün genel itibariyle enerji üretimi merkezi büyük tesislerde yapılmaktadır. Oysa her evin çatısında güneş enerjisinden enerji üreten kolektörler olunca, şehir parklarının kenarlarında farklı boyutlarda rüzgardan enerji üreten santraller olunca, ve bugün henüz araştırmaları devam eden farklı enerji üretim imkanları gelişince, enerji üretimi merkezi şekilde değil, dağıtık bir şekilde yapılacaktır. İşte o zaman akıllı, entegre ve esnek şebeke beraberinde oluşacaktır.

3 boyutu yazıcılar ile endüstriyel üretim nasıl kişiselleşiyor, özgürleşiyor ve demokratikleşiyorsa, enerji üretiminde de benzer bir özgürleşme yaşanacaktır. Büyük enerji santralleri var olmaya devam edecektir, bilişim dünyasındaki büyük veri merkezleri gibi. Ama nasıl herkes internete bağlanabiliyor, film izliyor veya internete yükleyebiliyorsa, oyun oynayabiliyor aynı zamanda oyun geliştirip, internete koyabiliyorsa, aynı şekilde şebekeden enerji tüketecek, şebekeye enerji yükleyecek.

Enerji tüketimimiz artmaktadır. Yaşam konforu geliştikçe daha çok teknoloji kullanıyoruz, daha çok içerik tüketiyoruz, daha çok atığa sebep oluyoruz, genel olarak daha çok tüketiyoruz. Dolayısıyla daha çok üretim yapılması gerekiyor. Bunun için de daha çok enerjiye ihtiyacımız var. Bundan dolayı da daha çok enerji üretilmesi gerekmektedir.

Böyle olmak zorunda mı?

Toplumda genel olarak bu konuyla ilgili bir bilinçlenme yaşandığı görülmektedir. Aynı zamanda ekonomide artan enerji maliyetleri kurumları bu konuda tasarrufa zorlamaktadır, inovatif olmalarını ve sarfiyatlarını daha iyi yönetmeye sevk etmektedir.

Bir başka önemli alan ise tabiat ve onun kaynakların insanca kullanımıdır. Dünyada bugünlerde obeziteden ölenlerin sayısı açlıktan ölenlerin sayısını geçmiştir. Gülelim mi ağlayalım mı?

Birileri yemekten ölüyor, hala birileri yiyememekten ölüyor. Bu ne yaman çelişki. Ama demek oluyor ki, aslında dünyada bir kaynak sıkıntısı yok, paylaşım ve dağıtım sorunu var. Bunu düzeltmek mümkün, yeter ki herkes adaletli ve insanca hareket etsin.

Su başka önemli bir konu. Birileri çölün ortasına yemyeşil golf sahası kuruyor, diğeri ise azıcık su bulmak için her gün kilometrelerce yürümek ve suyunu başının üzerinde taşımak zorunda kalıyor. Bu adaletli mi? Kesinlikle değil. Temiz su herkesin hakkıdır. Hatta şebekeden akan suyun içme kalitesinde olmasını talep etmeliyiz. Bu mümkün.

Gıda üretimi ve tüketimi çarpıktır. Şehirlerdeki kalabalıkları doyurmak için uzaklarda çiftlikler kurulmaktadır. Neden şehirde sağlıklı gıda üretilmesi mümkün olmasın? Neden bu kadar çok et tüketiyoruz ki? Bu alandaki alışkanlıklarımız biraz değişse, itibarlı olan ve itibarsız olanları ters yüz yapsak, dünya epeyce rahatlayacaktır.

Yoktan var olmaz, vardan yok olmaz. Doğa bir döngü içindedir. Yerin altında çıkardıklarımızı işliyoruz, yakıyoruz, tüketiyoruz. Sonra işimiz bitince çöpe atıyoruz, yerin altına gömüyoruz. Keşke biraz daha bilinçli hareket etsek. Doğanın döngüsüne saygılı davransak, daha az tüketsek, daha az çöpe sebep olsak, daha duyarlı davransak. Özellikle sanayide her türlü duyarlılık verimlilik, kalite ve tasarruf anlamına gelir, ekonomik olarak mantıklıdır. Aynısı evlerimizde ve ofislerimizde de geçerlidir.

Bazı madenleri ve ham maddeleri epeyce zorluyoruz, tükenecek seviyelere getiriyoruz. Tükenince acaba ne yapacağız? Başka bir madde ile ikame etmek üzere arge çalışmaları yürüteceğiz? Veya o maddeden vazgeçeceğiz. Oysa büyük resme baksak, toplam rezervlerin farkında olsak, biraz daha bilinçli davransak, çok daha mantıklı olmaz mı? Kesinlikle olurdu…

Bir önemli ve belki de en hassas olmamız gereken bir alan daha var, o da doğanın ekolojik dengesidir. Tarım alanı açmak, şehirler veya fabrikalar kurmak için, ormanlar talan edilirse, doğa bizden intikamını alır. Ormanlar yerkürenin akciğerleridir, doğanın ve bizim nefes almamız için elzemdir. Ormansızlaştırma intihar ile eşdeğerdir.

Bir başka kilit organ okyanuslardır. Bir yandan balık yemeği çok seviyoruz, diğer yandan okyanusların kirlenmesine ve içindeki canlıların telef olmasına göz yumuyoruz. Balıkların yavrularını öldürürsek, tabağımızın üzerine koyacak balık yetişemez. Kendiliğinden üreyen ve pek çok insanın besin kaynağı olan balıkların doğal yaşam ortamlarını hem onlar, hem kendimiz için korumak ve muhafaza etmek, hatta zenginleştirmek zorundayız. Yoksa balık keyfi tarihe karışır…

Görüldüğü üzere, enerji ve iklim, tabiat ve doğal kaynaklar büyük bir ekosistemdir. Gezegenimizden bahsediyoruz. Üzerinde yaşayan tüm canlılardan bahsediyoruz. 4,5 Milyar yaşındaki bir yıldızdan ve 3,8 Milyar yıllık bir evrimleşme sürecinin dehasından bahsediyoruz. Biz henüz 100.000 yıldır buradayız ve özellikle son bin yıldır, hatta son 250 yıldır, hatta son 60 yıldır düzene çomak sokmuş durumdayız.

Böyle çoğalmaya ve böyle davranmaya devam edersek, böyle tüketirsek, böyle kirletirsek, 22. yüzyıl bir hayal olur, 21. yüzyıl içinde homo sapiens türünün sonunu getirebiliriz. Sanırım bunu kimse arzu etmediğine göre, davranışlarımızı külliyen değiştirmek zorundayız. İnsanca ve doğayla uyum içinde yaşamak zorundayız. İtibarlı olan, keyifli olan, doğru olan, erdemli olan budur. Bunu herkese anlatmak, aşılamak, doğal olarak yaşanası hale getirmek zorundayız.

Recommended Posts

Start typing and press Enter to search

X